Silahların sustuğu, sözün yeniden arandığı bu eşikte en çok ihtiyacımız olan şey belki de şudur: Birbirimizi duymayı öğrenmek.
Bazı dönemler vardır; yaşanırken anlamazsın ama seni nasıl şekillendirdiğini yıllar sonra fark edersin. Sessiz kalmalar, bastırılmış öfkeler, çocukken anlamadığın tedirginlikler… Sonra bir bakarsın; o dönem, seni senden bile gizlice alıp götürmüş.
Bizim toplumca yaşadığımız şey de tam olarak bu.
Yıllarca süren çatışmaların, ayrılıkların, korkuların sadece dışarıda yaşandığını sandık. Oysa asıl hasar içerideydi.
Kiminin öfkesi kolay taşar oldu, kimisi herkese şüpheyle bakar hale geldi. Bazılarımız ise hiçbir şey hissetmemeyi öğrendi. Çünkü hissetmek, yoruyordu.
Yani o “büyük meseleler” dediğimiz şeyler, yalnızca haberlerde değil; insanların sinir sisteminde, ilişkilerinde, çocuk yetiştirme tarzlarında, gece uyuma biçimlerinde yaşandı.
Hiç tanımadığın birine öfke duymak…
Kendini bir yere ait hissedememek…
Güvende olmadığını düşünmeden bir gün bile geçirememek…
Bunların hepsi aslında yaşanmış bir toplumsal travmanın gündelik hayattaki yansımaları.
Ve en çok da şunu yaptı bize:
İyiliğe inanma kapasitemizi sarstı.
Bir şeyin gerçekten değişebileceğine inanamamak. Bir şey iyi gidiyorsa hemen ardından kötülük beklemek. Kapanan yaraların aslında “geçici” olduğunu düşünmek. Sürekli bir şey olacakmış gibi yaşamak…
İşte bu da zamanla bir savunma mekanizması değil, karaktere dönüşüyor.
Bu Topraklarda Herkes Yalnız Acısına Tutundu
Sevgili okurlar,
Barış dediğimiz şey sadece çatışmanın sona ermesi değil.
Bizim, korkusuzca “artık geçebilir” diyebilmemiz.
Birlikte oturabileceğimize, konuşabileceğimize, anlaşamasak bile saygı duyabileceğimize inanabilmemiz.
Ama kolay değil.
Çünkü bu topraklarda uzun yıllardır her temasın altında bir tehdit vardı. Bu yüzden çoğumuz sadece konuşmayı değil, dinlemeyi de unuttuk. Söz hakkı vermek bir lütufmuş gibi hissettik. Karşıdakinin acısını duymak, kendi haklılığımızı tehdit ediyormuş gibi geldi. O yüzden herkes yalnız acısına tutundu.
İşte şimdi, tam bu noktadayız.
Geçmişle vedalaşmak değil bu.
Geçmişin üzerini örtmek hiç değil.
Ama artık onun, bugünümüzü esir almasına izin vermemek.
Birlikte iyileşmek, aynı fikri savunmak değil.
Aynı gerçeği kabul etmek zorunda da değiliz.
Ama birbirimizin varoluşuna tahammül etmeyi öğrenmeden, hiçbir toplumsal barış tam olmaz.
Yani sorunun kendisi bile artık şudur:
Birlikte yaşamayı mı öğrenmek istiyoruz, yoksa birbirimizi suçlamayı mı sürdüreceğiz?
Bu yol kolay değil, evet.
Ama imkânsız da değil.
Çünkü aynı dili konuşmasak da, benzer acılardan geçtik.
Aynı kederi farklı kelimelerle anlattık, ama hissettiklerimiz birbirine çok yakındı.
Bugün birbirimizi yeniden duymayı seçersek, yarın birlikte iyileşmek de mümkün olabilir.
Küçük bir adım bile, büyük bir değişimin başlangıcı olabilir.
Ve belki de tam da bu yüzden, hâlâ en önemli soruyu sormanın zamanı:
Birlikte iyileşmeye gerçekten var mıyız?
