Abdullah Öcalan Demokratik Toplum Çağrısında PKK’nin ‘Kürt Realitesi’nin İnkar edildiği koşullarda kurulduğunun altını çizmekte, PKK’nin 1990’ların reel sosyalizmin etkili olduğu dönemde teori ve programını oluşturduğunu açıklamaktadır.
Öcalan tarih boyunca Kürt-Türk ilişkilerinin bir gönüllülük temelinde ittifak ettiğini belirtmektedir. Son iki yüzyıldır kapitalist modernitenin bu ittifakı hedef aldığını öne sürmekte, Cumhuriyetin ise Tek-tipçi yönü ile sürecin ilerlediğini ileri sürmektedir.
Günümüzde kırılgan bir hal alan Türk-Kürt kardeşliğinin yeniden düzenlenmesinin esas görev olduğunun altını çizmekte, bu nedenle Demokratik Toplum paradigmasının bir ihtiyaç olduğu gerçeğinin ortaya çıktığına vurgu yapmaktadır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin halk nezdinde karşılık bulmasının nedeni demokratik kanalların kapalı olmasına bağlamaktadır.
Aşırı milliyetçi anlayışının sonucu olan ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, Kürtlerin tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamadığını vurgulamaktadır.
Bütün bunların aşılması gerektiği sonucuna varan Abdullah Öcalan, çözüm olarak kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkün olduğunu düşünmektedir.
Terörsüz Türkiye yüzyılına ise “Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur, olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.” biçiminde çözüm önerisinde bulunmaktadır.
Barış Dili Gerçekliğe Uygun Geliştirilmelidir
Bu kapsamda Öcalan sürecin diline vurgu yaparak “Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır. Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum” şeklinde sorumluluğu üstüne aldığını hem yandaşlarına hem Türkiye kamuoyuna deklare etmektedir.
Tam da bu noktada Kandil’deki kurmaylarına “Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir” duruşuyla tarihsel talimatını vermektedir.
Buradan çıkarılabilecek sonuçlar çoktur elbette. Örgütün varlığı zorla sona erdirmektense kongre yaparak irade ile yapının feshini istemektedir. Bununla aslında Öcalan militanları ile sorumluluk paylaşımına gitme eğilimini gösteriyor, diyebiliriz.
Demokrasi dışı bir yolun olmadığını açıklıyor ve yeni bir sistem arayışına gerek olmadığını söylüyor. Hatırlanacağı üzere daha Önce Öcalan İmralı’da ‘Demokratik Sosyalizm’, ‘Demokratik Ekolojik Toplum’, ‘Demokratik Konfederalizm’, ‘Demokratik Cumhuriyet’ ve daha başka başka çözüm arayışlarına girmiş, ancak hiçbirisi hayata geçirilememişti. Hatta Suriye’de bir ucubeden başka olmayan ‘Kanton’ modeli bile denendi.
Gelinen noktada Abdullah Öcalan’ın ‘Terörsüz Türkiye’ asrı kapsamında sadece ‘Demokratik Cumhuriyet’ kavramının hayat bulabileceğinin sonucuna vardığı anlaşılmaktadır. Ulus-devlet gibi aşırı ayrılıkçı kokan bir modelin çok uzağına geldiğini Demokratik Toplum çağrısı ile ortaya koyduğu anlaşılıyor.
PKK ve dolayısıyla bugünkü-belki de yarın Demokratik Cumhuriyet Partisi adını alacak- DEM Partisinin tabanını oluşturan bir kesimin aklında hala bir ulus-devlet modeli vardır. Ancak bu modelin günümüz reel politika şartlarına uymadığı gibi Türk-Kürt kardeşlik ilişkisine ve Terörsüz Türkiye çağına hiç uymadığının farkında ya değil bu kesim ya da kafa karıştırmak suretiyle süreci sabote etmek istemektedir. Muhalefette CHP sosyolojisinin bir kesimi de böyle düşündüğünü gerek sosyal medyada gerekse yaygın medyada bu yönde paylaşımlar yaptığı bilinmektedir.
Gerek DEM tabanındaki bu kesim gerekse CHP dolayısıyla muhalefetin önemli bir kesiminde çözümden uzak bu kesimin aslında demokrasi için bir bedel ödemek isteyen bir kesim olmadığı anlaşılmaktadır. Örneğin DEM tabanında, bedel ödeyen ile bedel ödemeyen aileler vardır. Örneğin bedel ödeyen bir ailenin Abdullah Öcalan’ın çağrısına uyduğu görülmektedir. Ama 40 yılı aşkın çatışma sürecinde bedel ödemeyen bu kesim ‘Öcalan bir şey istemedi’, ‘Sonuç böyle mi olacaktı?’ gibi kafa karıştırıcı ve süreci sabote edici bir söylem ve duruş sergilemektedir. Çocuğunu kaybeden aileler akan kanın durmasını isterken bu kesim tam bir karşıt duruş ortaya koymaktadır. Bu sonuca yaptığımız gözlemler ve tutmaya çalıştığımız toplumsal nabızla ulaştığımızı belirtelim
