Kendimizi, insanlığımızı, birlikte yaşama kültürümüzü ne zaman kaybettik ya da kaybettiğimizi düşünür olduk? Oysa bir zamanlar birbirine omuz veren, bir acı olduğunda haberi komşudan önce duyan aileler, bir çocuğun sevincini hep birlikte büyüten topluluklar vardı. İnsanlar birbirini tanımasa bile aynı sofranın duasına ortak olabilecek kadar yakındı.
Bugün ise öfke çok hızlı yükseliyor, tahammül giderek azalıyor. Ufacık tartışmalar büyük kavgalara dönüşüyor, insanlar birbirine kırıcı davranmayı sıradanlaştırıyor. Sanki herkesin içinde biriken bir gerginlik var ve bu gerginlik, en küçük tetiklemede patlıyor. Oysa toplumlar böyle birden değişmez; bu dönüşümün mutlaka bir kaynağı vardır. Bu kaynak çoğu zaman görmezden geldiğimiz, üzerinde durmadığımız, ertelenmiş sorunların birikimidir.
Çocuklukta başlayan boşluklar…
İlgiyi hak eden ama göremeyen çocuklar…
Duygularını tanımayı öğrenemeden büyüyen gençler…
Rehberlik edilmemiş hayatlar…
Sevgi ve sınırın bir arada sunulmadığı evlerde büyüyen çocuklar, duygularını düzenlemeyi öğrenemez. İletişim kurmayı bilmeden yetişen genç, büyüdüğünde öfkeyi bir ifade biçimi sanır. Yanlışı görüp düzeltmeyen aile, çocuğun dünyayı yanlış okumayı alışkanlık haline getirmesine sebep olur. Sonra bir bakmışız, kaynağı çocuklukta olan sorunlar büyümüş, sokaklara taşmış, toplumsal çatlaklara dönüşmüş.
Sevgili okurlar,
Son yıllarda şiddetin arttığı, tartışmaların daha kolay patlak verdiği, özellikle gençler arasında umutsuzluğun belirginleştiği bir dönemden geçiyoruz. İnsanlar birbirinin sesine tahammül edemez hâle geldi. Eskiden bir mahallenin çocukları beraber oynar, beraber büyürdü. Bugün ise herkes kendi içine kapanmış, duygularını saklamak zorunda kalmış, konuşmayı unutur hâlde. Dayanışmanın yerini bireysel kaygılar aldı; paylaşmanın yerini kıyaslama; sabrın yerini koşuşturma… İşte bütün bu değişim, aslında “bize ne oldu?” sorusunun cevabını oluşturuyor.
Ekonomik yükler, işsizlik, gelecek korkusu, aile içi iletişimsizlik, eğitim eksiklikleri, sosyal medyanın gerçek duyguları gölgede bırakması… Bunların hepsi, insanların nefesini daraltıyor. Bu baskı da kendini şiddet, öfke, patlamalar ve çatışmalarla gösteriyor. Öfke, çoğu zaman yalnızlığın ve umutsuzluğun bir yansımasıdır. Sessizce bir köşede biriken kırgınlıklar, gün gelir yanlış bir davranışa, acı bir sonuca dönüşür.
Peki bütün bunlarla nasıl baş edeceğiz?
Bir toplum nasıl iyileşir?
Aileler çocuklarına nasıl bir yol çizebilir?
Aslında cevabı yine birlikte yaşamanın özünde gizli. Bir toplumun geleceği, evlerin içinde, ebeveynlerin tutumunda, çocukların gözlerine verilen değerde şekillenir. Aileler, çocuklarıyla kurdukları bağı güçlendirdikçe toplum da güçlenir. Çünkü sevgi, çocuğun duygusal güvenliğini inşa eder; sınırlar ise sorumluluğunu. Çocuğa konuşmayı öğretmek kadar dinlemeyi öğretmek de önemlidir. Bir çocuğun duygusunu küçümsemek yerine anlamaya çalışmak, gelecekte onun öfkesini kontrol etmesini sağlar. Sürekli eleştirilen bir çocuk, büyüdüğünde eleştiren; sürekli değersiz hissedilen çocuk, büyüdüğünde değersizleştiren biri olabilir.
Anne babaların atabileceği adımlar aslında çok büyük değil ama etkisi çok derin:
- Çocuklara güvenli bir bağ sunmak
- Onları dinlemek, duygularını kabul etmek
- Sınır koyarken sevgiyi eksik etmemek
- Model olmak—öfkeyi değil, sağlıklı iletişimi göstermek
- Ekran karşısında büyüyen bir çocuğun dünyasını gerçek bağlarla güçlendirmek
Bunun yanında eğitimciler, toplum liderleri, yetişkinler ve bireyler olarak hepimize düşen görevler var. Sokaklarda gördüğümüz her gencin bir hayat hikâyesi olduğunu hatırlamak, kırıcı değil iyileştirici bir dil kullanmak, duymaya çalışmak, yargılamadan önce anlamayı seçmek… Bir toplum ancak böyle güçlenir. Kopan bağlar, yeniden bağlanmayı bekler; unutulan değerler, yeniden hatırlanmayı.
Biz aslında kaybolmadık; sadece yolumuz karardı, gözümüz kamaştı, içimiz yoruldu. Ama özümüzde taşıdığımız o iyilik, o dayanışma, o insanlık hâlâ burada. Yeniden ortaya çıkması zor değil. Kendimize dönmemiz, çocuklarımıza daha güvenli bir dünya bırakmamız, birbirimizi yeniden duyabilmemiz yeterli.
Belki de asıl sorumuz bundan sonra şu olmalı:
Bize ne oldu? sorusundan daha önemlisi,
Bundan sonra kim olmak istiyoruz?
Ve en önemlisi:
Nasıl bir toplum bırakmak istiyoruz çocuklarımıza?
İşte geleceğimizin yönünü belirleyecek olan da bu soruya vereceğimiz cevaptır.
