Son zamanlarda haberlerde sıkça karşılaştığımız, yüreğimizi yakan bir mesele var: intiharlar… Belki de hiçbirimizin görmezden gelemeyeceği, “ah yazık!” deyip geçemeyeceği kadar derin, sessiz ama bir o kadar da haykıran bir mesele…
Bir insan neden intihar eder? Yoksa şöyle mi demeliyiz: Bir insan nasıl olur da intihara sürüklenir?
Çünkü çoğu zaman bu bir “karar” değil, bir sürecin, birikmişliğin, çaresizliğin ve içten içe büyüyen yalnızlığın son durağıdır.
Hayat, her birimiz için zaman zaman ağır gelir. Aldatılmak, terk edilmek, borç içinde boğulmak, aile içi huzursuzluklar, başarısızlıklar, hastalıklar… Ve bazen, sebebini bile tam anlayamadığımız bir mutsuzluk hali… Kalbimizin içinden bir şeyler eksilir, ruhumuzda bir ağrı başlar. İşte tam da o anlarda “keşke ölsem” cümlesi, bir dua gibi değil, bir çığlık gibi dökülür dudaklarımızdan.
Oysa biz aslında ölmek istemeyiz, sadece böyle hissetmekten kurtulmak isteriz.
Bu cümleler, yaşama değil acıya karşı bir çaresizliğin işaretidir. Çünkü insanoğlu, acıya dayanmakta her zaman güçlü değildir. Hele ki dinlenmediğinde, anlaşılmadığında, sevildiğini hissetmediğinde…
İşte belki de her şeyin temelinde yatan şey yalnızlık.
İnsan konuşmak ister… Dinlenmek ister… “Ben buradayım” diyeni duymak ister. Ama olmadığında, anlatamadığında, anlaşılamadığında içinde biriktirdikleri bir gün patlak verir. Sessizce, gözyaşı olmadan, çığlık atmadan…
Ve o yolun taşları çoktan döşenmiştir: İçselleştirilmiş acılar, bastırılmış duygular, görmezden gelinmiş ihtiyaçlar.
Psikolojik dayanıklılığın sadece “güçlü olmak” sanıldığı bir toplumda yaşıyoruz. Ağlayan birini hemen “zayıf” olarak etiketliyoruz. Terapiye giden birini hemen “deli” ilan ediyoruz. Duygularımızı bastırmayı “olgunluk” sayıyoruz.
Oysa gerçek güç, yardım istemeyi bilmek, konuşabilmek, hissetmeyi göze alabilmektir.
Dinî olarak baktığımızda da, can bize emanet. Rabbimiz “kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın” (Bakara 195) buyururken, aslında hem bedenimize hem ruhumuza iyi bakmamız gerektiğini öğütlüyor.
Bir Müslüman için hayat, hem bir sınav hem de bir emanettir. Ve her zorlukla beraber bir kolaylık vardır (İnşirah Suresi 6).
Ama bu kolaylığı görmek bazen imkânsız gelebilir. İşte o anlarda kişi elinden tutulmasını bekler. Bir söz, bir bakış, bir dost eli, bir dua bile yeterli olabilir bazen.
İntihar sadece “ölüm” değildir; bazen bir çığlıktır. Bazen bir yardım çağrısıdır. Bazen de geç kalınmış bir sessizliktir…
Bu yüzden;
• Sadece “iyi misin?” demekle yetinmeyin. Gözlerine bakın, ruhunu dinleyin.
• İnsanların gülümsemesine aldanmayın. Kim bilir, belki o gülümsemenin arkasında bir fırtına kopuyordur.
• Sessiz kalanları fark edin. Çünkü en çok susanlar, bazen en çok acı çekenlerdir.
Unutmayalım ki; insanı yaşatan en büyük şey umuttur. Ve umut, bazen sadece bir kelimeyle başlar.
“Ben buradayım.”
“Sen değerlisin.”
“İstersen konuşabiliriz.”
Bu cümleler bir hayat kurtarabilir.
Ve sevgili okurlar, eğer siz bu satırları okurken yüreğinizde bir ağırlık hissediyorsanız, bilin ki yalnız değilsiniz. Yardım istemek zayıflık değil, insan olmaktır. Konuşmak bir ihtiyaçtır. Ve evet, bu dünyada da, bu hayatta da size yer var.
Lütfen kalın. Değerinizin farkına varılmamış olması, değersiz olduğunuz anlamına gelmez.
Sevgiyle, anlayışla, dua ile…
