İnsan olmak nedir? Basit ama derin bir soru… Herkesin içinde bir cevabı vardır mutlaka. Birlikte yaşamak mı? Merhamet göstermek mi? Empati kurmak, bağ kurmak, paylaşmak mı? Yoksa sadece nefes alıp hayatta kalmaya çalışmak mı?
Hayat bazen bu sorunun cevabını en acı biçimde hatırlatıyor bize. Savaşların gölgesinde kalan topraklarda, düşen bombaların altında kalan çocuklarda, annesiz büyüyen bebeklerde, yıkılan yuvalarda… O anlarda sanki insan olmanın tanımı baştan yazılıyor. Ama biz bu yeni tanıma sadece uzaktan bakıyoruz. Ekranlarımızdan izliyor, birkaç saniyelik bir haberle yetiniyor, sonra geçip gidiyoruz. Ve her “geçip gitme” aslında bir başka insanı yok sayma anlamına geliyor.
Bugün, özellikle Filistin’de, insanlar sadece yaşamak istedikleri için öldürülüyor. Bir annenin bebeğini toprağa vermesi, bir çocuğun eline oyuncak yerine taş alması, bir okulun yıkılışı, bir hastanenin bombalanması artık yalnızca birkaç saniyelik birer görüntü. Biz o görüntülere bakarken bile çoğu zaman duymuyoruz içindeki çığlığı. Çünkü sadece izliyoruz. Ve izlerken susuyoruz.
Psikolojide bilinen bir kavramdır: “Duyarsızlaşma.” Travmatik olaylara sürekli maruz kalan bireyler, zamanla bu acılara karşı hissizleşir. Bu bir savunma mekanizmasıdır. Peki ya toplumlar da böyle mi? Kalabalıklaştıkça hissizleşiyor muyuz?
Ne yazık ki cevabım: Evet. Artık bir çocuğun gözyaşı bile kimlik sorgusuyla karşılaşıyor. Bir annenin feryadı, sadece politik bir duruş taşıdığında gündem olabiliyor. Vicdanın kendisi bile siyasi bir pozisyona indirgeniyor. Ve biz, en kutsal şeyi, insan hayatını kirletiyoruz.
Hep konuşuruz: İhtiyaçlar hiyerarşisi… En tepeye “kendini gerçekleştirme”yi koyarız. Ama insanlık hâlâ en temelinde sıkışıp kalmış durumda. Çünkü bir yerlerde çocuklar yaşam hakkından mahrum bırakılıyorsa, hiçbirimiz tam anlamıyla insan gibi yaşayamayız.
İnsan olmanın ilk adımı vicdandır. Ve vicdan, bir sınırla, bayrakla, inançla kısıtlanamaz. Vicdan evrenseldir. Eğer bir bebek sadece doğduğu yer sebebiyle ölüme mahkûm ediliyorsa, biz hep birlikte sınıfta kaldık demektir.
Artık sadece sormak yetmiyor: “Bu savaşlar neden bitmiyor?”, “Çocuklar neden ölüyor?”, “İnsanlar neden susuyor?”
Artık cevap verebilmeliyiz. Ama en önemlisi, susmamalıyız. Çünkü susmak, onaylamaktır. Çünkü sessizlik, tarafsızlık değil; görmezden gelmektir.
Ve eğer bir çocuk ağlıyorsa, o ağlamayı duymamak için kulaklarımızı kapatıyorsak, aslında kalbimizi de kapatmış oluyoruz.
Sevgili okurlar, bu yazı bir taraf olma çağrısı değil. Bu yazı sadece “insan kalma” çağrısıdır. Savaşa değil; ölüme, yok oluşa, sessizliğe karşı durabilme çağrısıdır. Bazen en büyük cesaret, bir savaşta silah taşımak değil; barış için ses olabilmektir.
Ve unutmayalım: Sadece izleyerek geçirdiğimiz her gün, bir çocuğun geleceğini bizden biraz daha uzaklaştırıyor. Bir annenin kucağını biraz daha boş bırakıyor. Ve biz, tüm bunlara alıştıkça, insanlığımızı biraz daha geride bırakıyoruz.
Bir gün biri size, “İnsan olmak neydi?” diye sorarsa, umarım cevabınız olur.
Ve o cevap, sessizlikle değil; vicdanla yankılanır.
